Bizim “Ankâ”mız Ebâbil’dir!
31 Ekim 2016
Bütün Hikâyeler Yarımdır!
31 Ekim 2016

Beklemek

Şu ömrü hep bir şeyleri bekleyerek tüketiyoruz.

Bir dostun gelmesini bekliyoruz günlerce. Yolların açılmasını, dağların aşılmasını, ırmakların geçilmesini ve yârin gelmesini…

Bir kitabın neşrini, bir afişin basılmasını, bir çocuğun büyümesini, okulun bitmesini, yazın gelmesini, günün tükenmesini bekliyoruz.

Hiç bitmeyecekmiş gibi uzayan gecenin sonunu, güneşin doğmasını, yaranın iyileşmesini bekliyoruz.

Borcun ödeneceği günü, hesabın sıfırlanmasını, karşılıksız çekin ödenmesini bekliyoruz.

Askerlikte hep gün sayar, şafak bekleriz. Nöbetin bitmesini, mataranın dolmasını, yârin bunu bilmesini bekleriz hep.

Kadrimizin bilinmesini, iyi bir görev verilmesini, aday olmayı, tahta oturmayı bekleriz! Kimsenin bize bir şey vermeyeceğini bile bile bir şeylere kavuşacağımızı umup, bekleriz.

Bekleyiş o kadar uzar ki, bazen takatsiz kalır, yere yığılır, ayağa kalkmayı bile beceremeyiz.

Elimizden tutup bizi kaldıracak birilerini bekleriz bir kuytuda. Yokuşa tırmanıp dururuz zaman zaman ve inişe geçmeyi bekleriz. Biz cenneti, cemâli bekleriz sonsuz umutlarla, İblis de önümüzde pusu kurup günahı bekler!

Yollar kapanır, araçlar durur, beklemek uzar ve yeşil bir ışık yansın diye bekleriz caddelerde.

Evlerin kapıları önünde, açılmasını bekleriz.

Bahtımızın açılmasını, yüzümüzün gülmesini, mutluluğun gelmesini bekleriz ömür boyu.

Ve hepimiz belki de hiç farkında olmadan ölümü bekleriz de böylece ömür bitip tükenir!

Acaba, “Şu “bekleme” olmasaydı, hayat daha da çekilmez olurdu” diyen adama hak verir misiniz?

Ne dersiniz, sorularımıza doğru cevaplar beklemiyor muyuz hepimiz?

A Dost…

Seni ne kadar özlediğimi bilmiyorsun. Nasıl beklediğimi, yüreğimin nasıl yandığını…

Kısmetime hep hasret ve hicran mı düşer benim? Hep gurbet ve firak mı düşer? Sonu bilinmez kum çölleri, uçsuz bucaksız deryalar içreyim sanki.

Âhımın yangınıyla tutuşan kandilleri sen hiç görmedin. Kırılmış salımı, çürümüş ağaçlarımı, budanmış kollarımı hiç görmedin. Nerdesin a dost? Niçin sesinden bir ses, soluğundan bir nefes uğramaz benim semtime? Bu kadar vefasızlığa nasıl tahammül ediyorsun?

“Aramazsan bulunmaz” demiştin. Ömrüm izini aramakla geçti ama bu yalçın kayalarda iz nerde, yol nerde a dost? İçimde uğuldayan şunca fırtına varken, kurtlar ürpertici soluklarla ulurken dağlarda, ben nereye kaçayım? Bir kuytu, bir dam altı var mı sığınacağım?

Zincirlerimi kim çözecek benim a dost, bağımdan kim kurtaracak?

Sen gelip okşamazsan saçlarımı, gözyaşımı kim dindirir? Kim bir tek yudum su uzatır bu ölmeye yatmış garip adama?

Ah a dost, bilmez misin ki, ben senin mumundaki pervâne, ayağının altına uzanmış toprağım. Lutf edip basarsın diye yoluna serilmiş bir eski mezar, tutup kaldırırsın diye yere yıkılmış bir eski mezar taşıyım ben…

Nice şiirler yazdım senin adına, hiç kimselerin duymadığı. Nice şarkılar besteledim adına, hiç bir bülbülün şakımadığı. Sen gelmedin, duymadın, okumadın a dost. Vefadan bunca uzak değildin sen!

Ben sana muhtaç, sana hayran, sana müştâkım. Kim söküp çıkartır duyduğum bu aşkın nebzesini içimden?

Gelmesen de olur a dost. Zaten gün yirmi dört saat benimlesin!

Bir cevap yazın